Yaşadığımız hiçbir olayın sebebi “doğru insanla karşılaşmış olmak ya da olmamak” değildir.
Bazen insanlar dünyanın en bilge, en öğretici, en rehber insanı ile karşılaşsalar dahi, yolunu yine kendi bilgi, inanç ve kararları ile deneyimlerler.
Bu deneyimlerin sonu iyi veya kötü, ceza ya da ödül olabilir.
Sonuç her ne olursa olsun; sebebi bir başkası değil, insanın kendisidir.
Farabi’nin dediği gibi:
“Duymak istemeyenden daha sağır, görmek istemeyenden daha kör insan yoktur.”
Bu yüzden tüm uyarılarına rağmen, kendi bildiğini yapıpta sıkıntı çeken insan için harap etme kendini..
Sende duymak istemeyene dilsiz,
görmek istemeyene renksiz olmayı öğrenmelisin.
Belki de senin görevin o kişiye rehberlik değil, şahitlik etmektir.
Tam da burada Hızır ve Musa’nın hikayesini hatırla..
Musa, bilgeliğine güvenerek Hızır’ın peşine düşer.
“Öğrenmek” ister.
Ama her yaşanan olayda dayanamaz, sorgular, itiraz eder.
Çünkü gördüğüyle, olanın hakikati aynı değildir.
Geminin delinmesine karşı çıkar.
Çocuğun öldürülmesine karşı çıkar.
Duvarın onarılmasına anlam veremez.
Oysa Hızır bilir ki ;
“Zamanı gelmeden hiçbir hakikat anlatılamaz. Yaşanmadan hiçbir sır anlaşılamaz.”
Ve en sonunda Hızır şunu söyler:
“Ben bunları kendiliğimden yapmadım.”
Senin doğrularından öte bir doğru ve kadersel bir plan var.
Yani bazı şeyler anlatılmaz, yaşanır.
Bazı insanlar uyarılmaz, deneyimler.
Bazı yollar tarif edilmez, yürünür.
İşte bu yüzden…
Belki de senin görevin anlatmak değil,
o kişinin kendi hakikatine yürürken şahit olmaktır.
Çünkü herkes, kaderinin bilgisini ancak yaşayarak öğrenir.



